Bozkırkurdu ve İş Dünyası

Acı çeken bir kişinin hastalığı doğasındaki bir kusurdan değil, birbirlerine uyum sağlayamamış yetenek ve güçlerinin zenginliğinden ileri gelmektedir.

Her insan başkalarında rastlanmayan özelliklerle, başkalarında rastlanmayan nişanlarla donatılmıştır; her birinin kendi erdemleri ve kendi kusurları vardır

Bozkırkurdu – Hermann Hesse

Yılın ilk yazısını Bozkırkurdu romanından esinlenerek yazdım.

Hermann Hesse en sevdiğim yazarlardan biridir. Farlı bir dili ve anlatımı var. Kitaplarına zor başlıyor, içine girdikçe de elinizden bırakamıyorsunuz. Bozkırkurdu Hesse’nin en sevdiğim romanlarından biri.  Kim olduğunu arayan bir insanın hikayesi. Yıllar önce okumuştum. 2021’in son ayında sevgili kitap kulübü arkadaşlarımla birlikte okuyunca bu yazı ortaya çıktı.

Bozkırkurdu benim için bir orta sınıf öyküsü. İyi eğitim almış bireyin yaşadığı topluma yabancılaşmasını ve kendini bulma yolculuğunu anlatıyor.  Belki de bir beyaz yakalı öyküsü demeliyim. 

Orta sınıf ve beyaz yaka üzerine en çok yazan sosyologlardan biri Wright Mills. Onun orta sınıf ve beyaz yaka tanımı sosyoloji okurken hep aklımın bir köşesinde kaldı. 1950’li yıllarda Amerika’da oluşan orta sınıf için oldukça dikkate değer yazılar yazan Mills  orta sınıf ve beyaz yakalının  işveren ile işçi arasındaki tampon sınıf olduğunu ve büyük ölçüde “yabancılaşma”nın pençesinde kaldığını savunuyor. Bu yabancılaşmanın ana sebebini de modern toplumda meydana gelen değişmelere bağlı olarak beyaz yakalıların sadece prestijleri ve gelirleri azalmakla kalmayıp işleri de giderek daha rutin, sıkıcı, özerkliği olmayan ve makineleşmenin de tehdidi altında olan işlere dönüşmesinden kaynaklanmakta olduğunu düşünüyor.

Bozkırkurdunu okuyunca Mills’i hatırladım. İçinde bulunduğumuz dönemde hepimiz bir şekilde yabancılaşma yaşadık. Ofise yabancılaşma, sosyal ortamlara yabancılaşma ve yaptığımız işe yabancılaşma olarak sıralayabiliriz. Teknolojini getirdiği değişimde eklenince ve kendimizi robot gibi hissetmeye başlayınca yabancılaşma duygusu daha da yerleşiyor. 

Aslında yabancılaşma o kadar kötü bir şey değil. Logoterapinin en önemli araçlarından biri kendine bir yabancının gözü olarak bakabilmektir. Kendi duygularımızdan arınıp kendimize baktığımızda kendimizle yüzleşir ve kendimizi iyi ve kötü yanlarımızla bir bütün olarak görürüz. Aynı romanda Harry’nin kendini aynalı oda da parçalara bölünmüş halde görmesi gibi. Her bir parça bize aittir ve iyi ya da kötü değildir. Bizi bir yapan özelliklerdir. 

Zayıf yanlarımızla karşılaşmak bizi güçlendirir. Yüzleşir ve ne yapacağımıza karar veririz. İlerleme kararını verdiğimiz zaman artık kendimize ve topluma yabancı olmaktan uzaklaşırız. 

İlerlemek içinde bugün kim olduğumuzu öğrenmeye ve farkındalık kazanmaya ihtiyacımız var.  Sonra gerisi kolay.

Umarım 2022 hepimiz için eksik parçalarımızı bulduğumuz, tamamlamak için adım attığımız bir yıl olur.

Mills ile daha fazla bilgi almak isteyenler aşağıdaki linkten faydalanabilirler.

https://tr.wikipedia.org/wiki/C._Wright_Mills

Herkese iyi seneler

No Comments