Beethoven ve Sınırları Zorlamak

Hayat daha kolay ya da daha bağışlayıcı hale gelmiyor; daha güçlü ve daha dirençli hale geliyoruz.

Steve Maraboli

Müzikten çok anlamamakla birlikte müzik dinlemeyi çok severim. Özellikle de klasik müzik dinlemek benim için her zaman ilk sıradadır. Müzik dinlerken sadece sese değil, onu besteleyen kişinin yaşamına da odaklanırım. Bestecilerin her notada hissettiği bir duygunun etkisini bıraktıklarını düşünürüm. Derinlemesine inceleyerek o duyguyu hissetmeye çalışırım. Bu nedenle aynı müziği tekrar tekrar dinler ve bestecinin hayat öyküsünü de tekrar tekrar okurum. 

Beethoven’in özel bir yeri var bende. Çocukluğum boyunca nota öğrenemedim ve müzik derslerinde hep zorlandım. Doğal olarak kaçtım. Kendimi hep müzik konusunda başarısız hissettim. O yıllar Pazar günleri televizyonda Pazar konserleri olur ve biz ailece o konserleri seyrederdik. Program başladığında Hikmet Şimşek her konser öncesi bestecilerin hayatından bahseder ve sonra konser başlardı. Bir gün Beethoven’i anlatırken onun 9. Senfoni’yi işitme kaybı yaşadıktan sonra bestelediğinden bahsetti. Kulaklarıma inanamamıştım. Nasıl olurda duyma yetisini kaybeden bir kişi beste yapmaya devam edebilirdi? Sonra uzun bir süre sadece Beethoven dinlemeye başladım. 

Beethoven işitme yetisini tamamen kaybettiğinde konser veremez hale geliyor; hatta intihara kalkışıyor ama müziğe olan tutkusu nedeniyle hayata yeniden başlıyor ve 9. Senfoni’yi besteliyor.

Beethoven’in bu sürecini anlatan iki güzel film var. Birincisi “Immortal Beloved”. Beethoven’i Gary Oldman canlandırıyor. İkincisi de “Copying Beethoven”. Bu filmde de başrolde Ed Harris’i görüyoruz. İki film de birbirinden güzel ama ben Immortal Beloved”’u daha çok seviyorum. Özellikle Beethoven’in 9. Senfoni’yi duymadan seslendirdiği sahneyi Gary Oldman muhteşem canlandırıyor. 

Logoretapi eğitimi aldığım günden beri etrafımda olup biten her şeye bir de bu gözle bakmaya başladım. 

  • Önümüzdeki yolun tıkandığı gördüğümüzde ne yapmalıyız? 
  • Kabul mu etmeli, yoksa yeni yollar mı aramalıyız? 

Beynimiz yeni yollar arayıp yeni bağlantılar kurarak bilgiyi sınırsız şekilde işlememize imkan sağlıyor. Biz bu bilgiyi kullanarak herhangi bir eyleme geçmeden önce başka seçenekleri nasıl olduğunu değerlendirebilecek bir yeteneğe sahibiz. Bu yeteneği kullanıp kullanmamak bizim elimizde.  Beethoven işitme kaybına uğradığında yenilmek ve kader olarak kabul etmek yerine, müziği hissedebileceği yeni yolları keşfediyor. Başının arkasına titreşimi hissedilmek için metal plaklar koyuyor. Böylece sesi duyamasa bile sesin titreşimini hissediyor.  Bunu nasıl yaptığını da “Copying Beethoven” filmini izlediğinde görebilirsiniz.

Sınırları zorlamak acı bir deneyim. Bu iki filmi seyrederken Beethoven’in kendi sınırlarını nasıl zorladığını görüyoruz. Pes etmeye en yakın olduğu halde bile içinde bulunduğu durumu kabul etmiyor ve daha iyi bir şey nasıl yapabilirim diye sınırlarını zorluyor. Günümüzde buna “resilience” diyoruz. “Resilience” kelimesinin tam Türkçe karşılığı yok. Oxford Sözlüğü, “resilience”ı, beklemedik olaylar ve değişimler karşısında ayakta kalabilme olarak tanımlıyor. Esneme, küllerinden yeniden doğma, sürekli öğrenme, değişime uyum sağlama ve kendini yeniden oluşturma da “resilience” tanımları içinde. Başka bir değişle “resilience” zorlu durumlarla baş edebilmek için içsel kaynakları harekete geçirme becerisidir. Türkçe’de bu kelimenin karşılığı olarak dayanıklılık ve esneklik kullanıyor. 

Değişime uyum sağlayabilmek ya da var olabilmek için elimizdekini bırakabilmek ya da dönüştürebilmek gerekir. Bunu yapabilmek için esnek olmak önemlidir. Yüksek esneklik becerisine sahip bireyler ve liderler hem kendi hayatlarını hem de şirketlerini büyük değişimlere uyumlaştırabilirler ve bu değişimlerden güçlü bir biçimde çıkabilirler. Esnek ve uyum sağlayabilen kişiler karşılaştıkları her zorluğu ve yenilgiyi yeni bir öğrenim süreci olarak kabul eder ve davranırlar. Dayanıklı kişilerin üç temel özelliği öne çıkıyor. Öncelikle, gerçeği değiştirmeye çalışmıyor ve olduğu gibi kabul ediyorlar. Hayatlarının anlamına dair kendilerinin oluşturduğu bir değer setleri var. Karşılaştıkları her durumdan doğaçlama yaparak çıkabilme becerilerine sahipler.

Ben, Beethoven’in hayatına baktığımda ve müziğini dinlediğimde bu üç özelliği görüyorum. Beethoven sağır olduğunu kabul ediyor, sağır olduğu bir gerçek onu değiştirmesi mümkün değil. Müzik hayatındaki en önemli değeri, onu hayata bağlayan ve tutunduğu tek şey. Müziğe ulaşmak için doğaçlama yaparak her yolu deniyor.  

9. Senfoni’yi daha sık dinlemeli ve Beethoven’in bize söylemek istediklerini duymalıyız. Her zaman yeni bir şey öğrenebilir ve öğrendiklerimizi kullanabiliriz. Merak bizi alışkın olduğumuz yollardan sapmaya zorlayan şeydir. Merak duygumuzu kaybettiğimizde aynı döngünün içinde dönüp dururuz. İnsanı robotlardan ayıran en önemli güdünün merak duygu olduğunu düşünüyorum. Merak ettiğimiz için bize anlam katan bir işte çalışmak istiyoruz. Yoksa yaptığımız işin bizim için bir önemi olmazdı. İşimizden tatmin olmuyoruz diye mutsuzda olmazdık. Sorgulamadan sınırlarımızı zorlamadan çalışırdık. Başımıza ne gelirse gelsin kabul ederdik. 

Sınırlarınızı aşmak istiyorsanız ve nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız ilk adım 9. Senfoni’yi dinlemek olabilir.

Herkese iyi haftalar. 

No Comments