Yapay Zeka İle Yaşamak

Çocukluğumdan beri bilim kurgu okumayı severim. Bu tutku ilk okumayı öğrendiğimde babamın bana Jules Verne kitaplarını almasıyla başlamıştı.  Fırsat buldukça da okumaya çalışırım.  Ian McEwan’ın “Benim Gibi Makineler” kitabını okuduğumda aklımda yanıtlanması gereken etik sorular ve iş dünyasına yönelik gelecekte yaşanabilecek sorunlar canlandı. 

Kitap 1980’lerde distopik bir dünyada geçiyor. Alan Turing ölmemiş dijital devrim büyük ölçüde gerçekleşmiş. Makineler insanların işlerini yapmaya başlamış ve önemli bir insan gücünün ne yapacağını bilemediği bir dünya var. Bilimsel gelişme devam ediyor ve insan benzeri neredeyse insanla aynı özellikleri taşıyan ve sahibinin istediği tüm davranış yükleyebildiği 24 adet 12 tanesi Adem diğer 12 tanesi Havva olmak özel bir robotlar üretiliyor. Bu robotların diğerlerinden farkı kendisine yüklenen davranış kalıplarıyla düşünüp kendini geliştirebilmesi ve her öğrendiği olayda yeni bir algoritma yaratması, derin öğrenme ile çalışması ve yeni düşünce sistemini oluşturması. Bir sonraki hareketini de öğrendiklerine göre belirlemesi. Adem finansal piyasalarının kurallarını çok çabuk öğreniyor ve kısa sürede bütün olasılıkları hesaplayarak önemli bir gelir kazanıyor. Finans piyasalarında trade etmekten başka hiçbir şey yapmayan sahibi de bu süre zarfında hayatını yaşıyor ama derinden bir anlamsızlık duygusuna da kapılıyor ve kendini yetersiz hissetmeye başlıyor. Bir süre sonra en iyi yaptığı işi yapamadığını ve Adem’in ondan daha iyi yaptığını görünce Adem’i yani yapay zeka içeren bir robotu kıskanmaya başlıyor.

Bu kitapta benim ilgimi çeken robot Adem’in yaptığı serveti sahibine vermemesi oldu. Sahibi ile tartıştıklarında Adem çok basit bir çıkarımda bulundu. “Bunu sen kazanmadın ki. Ben kazandım ve kendim için istediğim gibi harcarım.” İlginç olan ise Adem’in  kazandığı parayı ihtiyaç sahipleri için harcamasıydı. 

Kitap fazla distopik gibi gözükse de iş dünyasında yaşanan sorunlara yönelik önemli çıkarımlarda bulunuyor. Kitapta işlerini robotlara kaptıran insanlar var. Bu insanlar uzun süredir aynı işi yapmış ve hiçbir şekilde kendini geliştirmeye çaba harcamamışlar. Diğer bir deyişle öğrenmeyi ve merak etmeyi unutmuşlar. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Bu arada robotlarla da çalışmak kolay değil. Çünkü robotlar çok enerji harcıyorlar ve onlarla çalışmak aslında hiç de ucuz değil.

Ben bu romanı okuyunca bir insan olarak bir an önce konfor alanından çıkmayı öğrenmemiz ve bu konuda harekete geçmemiz gerektiğini düşünmeye başladım. Dijitalleşen dünyada makineler yaptığımız işleri hafiflettikçe ve otomatik hale getirdikçe, eğer kendimizi geliştirmezsek kendimizi bir anda olayların dışında bulabiliriz. Korkutucu olan bu büyük değişim, aslında hepimize yeni fırsatlar sunuyor. Tedd Ross’un “Ortalamanın Sonu” kitabında bahsettiği gibi, ortalama da kaldıkça yok oluyoruz aslında. Önümüzdeki fırsatları da kaçırıyoruz.

Teknoloji ve dijital devrim herşeyin sonu değil. İnsan gücü ile birlikte teknolojiyi yapay zekayı mükemmel bir şekilde kullanmak mümkün. Bence finans dünyasının en iyi fon yöneticilerinden olan Ray Dalio “Princibles” kitabında yeni dünya düzenine nasıl alışacağımızın ip uçlarını kendi hayatından örneklerle veriyor. Onun dediği gibi her zaman başarılı olacağız ve doğru kararlar vereceğiz diye bir şey yok. Hakkımızda başkalarının karar vermesini istemiyorsak kontrolü ele almalı, kendi yolumuzu çizmeli ve cesaretle adım atmalıyız. Hayatımız hakkında aldığımız kararlar aynı zamanda hayatımızın kalitesini de belirliyor. 

Bu yazıyı çok sevdiğim Kirpinin Zerafeti kitabından sözlerle bitirmek istedim. “ Kendi gerçeklerimizin ötesini asla göremiyoruz ve görmekte istemiyoruz. Bu daimi aynalarda kendimizi tanımadan sadece kendimizle karşılaşıyoruz.” 

Saklanmaktan vazgeçmeli, dijital devrimin ve otomasyonun geldiğini kabul etmeli, onu görmeli ve onunla yaşamayı, hatta onu yönlendirmeyi öğrenmeliyiz. Ancak bu şekilde iş hayatında anlamı yakalayabiliriz.

Herkese güzel bir hafta dilerim.

Ayşegül Güngör

No Comments