Neden Çalışıyoruz?

Sahip olduğum durumun ve koşulların ürünü değilim. Ben kararlarımın ürünüyüm.

 

Stephen Covey

 

Bugünlerde bir arkadaşımın önerisi ile %3 adında ilginç bir dizi izlemeye başladım. Brezilya yapımı olan bu dizi bir distopya üzerine kurulu. Dizide teknoloji eksiklikleri ve ufak tefek mantık hataları olsa da bence vermesi gereken mesajı çok iyi veriyor. Dizi büyük bir yıkıma uğrayan bir dünyada geçiyor. Yıkım sonrası  dünyada tüm insanlığı sadece %3’e mensup olan bir azınlık yönetiyor. Geri kalan %97 açlık ve sefalet içinde yaşıyor. Yılda sadece bir gün kapılar açılıyor ve %97’nin içinden %3’e girebilmek için seçim yapılıyor. Bu seçime katılabilmenin temel şartları var. İlk kural 20 yaşında olmak ve hiç bir şekilde dışarda kalan isyancılarla görüşmemek, size verilenle yetinmek ve %3’e girebilecek kadar yetenekli ve hırslı olmak.

En önemlisi ise 20 dakikalık ilk mülakatta özgün ve özel bir şey söyleyebilmek. Seçimin ilk şartı da dürüstlük ilkesinde yatıyor. Sistem tüm katılımcıları gözetlediği ve haklarındaki her şeyi bildiği için kendisi ile ilgili tüm gerçekleri dürüst olarak söyleyen ya da bu gerçekleri mükemmel bir şekilde gizleyebilen adaylar ilk elemeyi geçebiliyorlar. Diğer elemelere gelebilmek için ya çok dürüst ve kendine güvenen bir kişi olacaksınız ya da mükemmel bir yalancı. Bütün bu mülakat ve seçim sürecini yöneten bir yönetici var. Bu yönetici oluşturduğu seçim kriterlerinin çok başarılı olduğunu söylüyor, her aşamada katılımcıların, problem çözme, karar alma, liderlik, grubu etkileyebilme ve bütünü görebilme gibi farklı bir yeteneğini ölçüyor. Üst yönetim ona inanmıyor ve nasıl seçim yaptığını gözlemlemek için yanına bir denetçi gönderiyor. Seçim yapan kişi ve onu denetleyen kişi bir çok konuda birbirleriyle çelişmeye başlıyorlar. Seçim yapan kişiye göre en mükemmel aday kendi başarısını kendi yaratan ve grubu yöneten aday.  Yaptığı sınav ve geçiş aşamaları da tamamıyle bu adayı bulma üstüne kurulu.

Beni dizide en çok etkileyen adayların kendi başarılarını oluşturma süreci oldu.  İlk başta kulağa çok hoş ve doğru gelse de insanın sadece kazanma güdüsü ile başkalarına zarar vermeden kendi başarısını kendisinin yaratması mümkün mü diye düşünmeye başladım. Eğer dizide olduğu gibi tüm başarı o %3’ün içine girebilmek, yani seçilebilmek bir başarıysa o seçim için herşeyi yapmak bizi sonuca ulaştırabilir ve hatta kendimizi ahlaklı olarak da görebiliriz. Hakkımız olduğunu düşünerek bir başkasının başarısını çalabilir, onu geride bırakabilir ve yalan söylerek öne geçebiliriz. Bunu yaparken hiç vicdan azabı da duymayabiliriz.

Peki girdikten sonra ne olacak? Bizimle aynı hedefe doğru yürüyenlerden kendimize rakip olarak gördüklerimizi elersek bir takım başarısına ihtiyaç duyduğumuzda güvenebileceğimiz bir takımı nasıl oluşturacağız? Onu diziyi izledikçe öğreneceğim ama iş hayatında kendi tanımladığı başarı kriterine bir şekilde ulaşmış ama mutsuz olan bir sürü insan tanıyorum. Peki bu mutsuzluğun sebebi ne?

Ben günümüz iş dünyasını biraz bu diziye benzettim. Mutlak başarıya odaklandığımız için, adil rekabet etmenin verdiği kişisel motivasyonunu ve takım çalışmasının sonucunda elde edilen birlikte başarma duygusunu unutuyoruz.   Yaklaşık 29 yıldır iş hayatının içindeyim. 90’lı yılların ortalarından 2000’lere kadar üst düzey yöneticilik yapma şansım oldu. Tam 16 yıldır da kendi işimi yapıyorum. Bir çok kurumla çalışıyorum, farklı insanlarla karşılaşıyorum. Gözlemlerimin ve deneyimlerimin sonucunda iş hayatında mutsuzluğun asıl kaynağını değer eksikliğine ve rekabet etmenin ne olduğunu bilmemeye bağlıyorum. Eğer çalıştığımız kurumun değerleri kendi değerlerimizle bire bir örtüşmüyorsa mutsuz oluyoruz, gönülsüz uyum sağlıyoruz ve bir süre sonra yaptığımız iş anlamını kaybediyor.

 

Diyelim ki, takım çalışmasına daha yatkınız ve bir takımın içinde çalışmaktan, başarıyı kişisel olarak değilde o takımla birlikte elde etmekten çok mutluyuz. Ama çalıştığımız kurum bireysel başarıya takım çalışmasından daha fazla değer veriyor ve bireyler arası rekabeti açık veya gizli destekliyor ve bunu yaparkende rekabete giren kişiler için adil şartlar yaratmıyor. Bu durumda ya kendi değerimizi değiştirecek ve orada başarılı olmak için hiç istemediğimiz halde çalışma arkadaşlarımızla adil şartlarda olmayan bir bireysel rekabete  gireceğiz ya da kendi değerimize uygun ikinci bir yol bulacağız.

İlkini seçersek ve bu yöntemle başarılı olursak değerlerimize aykırı bir iş yapmamıza rağmen kazanabiliriz. Sonra bu başarımızı “yapmam gerekiyordu çünkü…”lerle gerekçelendirebiliriz. Bu bizi bir süre mutlu edebilir ama başarımızı sürekli hale getiremez. Diğer taraftan kendi değeri eşit koşulları hiç önemsemeyen ve başarı için ne olursa olsun tüm olasılıklar değerlendirilir diye düşünen bir kişiyle yarıştığımızda o kişi inandığı değeri içselleştirdiği için mutlaka bir şekilde bizim önümüze geçecektir.

Zor olan kendi değerlerimize sahip çıkarak o kurumda kalmak ve kuruma takım çalışmasının ve bireysel rekabetin birlikte olabileceğini göstermek için mücadele vermek olabilir. Bu yolu seçtğimizde kısa vadede zorlansak bile uzun vadede her zaman kazançlı çıkabiliriz.

21 yüzyıl iş dünyası kökünden değişiyor. Kurum kültürü yerini değerlere bırakıyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri kurumların sürekli sahiplik değiştirmesi. Hissedarlar potansiyel gördükleri kurumları satın alıyor ve görmediklerini satıyorlar. Ya da daha çok büyümek isteyen farklı kültürlere sahip kurumlar birleşiyorlar. Birleşme sonucunda hangi kültürle yola devam edileceğine karar verene kadar pazarı kaçırıyorlar. Oysa değerler daha evrenseldir. Şirketler kurum kültürlerini birleştirmekte zorlanabilir ama değerlerde daha kolay anlaşabilir. Kendi değerlerimizle şirket değerleri arasında bir uyum varsa işimizde anlamda bulma şansımız vardır.

 

Bunu nasıl mı yapacağız? İlk iş kendini tanımak ve kendi değerlerini keşfetmek. Sonra da bu değerlere uygun kurumlarda çalışma yollarını aramak. Çok mu zor? Hiç sanmıyorum. Kendini tanımak ve neden mutlu olduğunu bilmek başlangıç için yeterli sanki.. Niçin çalışıyoruz sorusunun yanıtı da bu cevapta gizli. Yoksa yerimizi her an yapay zekaya bırakabiliriz.

 

Ayşegül Güngör

No Comments