Sosyal Sermaye ve Habitus’u Kullanmak

Hepimizin hayatta en çok zevk aldığı şey sanırım oyun oynamaktır. En azından geçmişi  düşündüğümde beni en çok mutlu eden anların büyük bir kısmı, hep doyasıya oyun oynadığım günlerden oluşuyor. Sanırım bu durum hepimiz için geçerli. Uzun yaz günleri ve geceleri doyasıya sokakta oynadığım günler hiç aklımdan çıkmıyor ve o günleri hatırladıkça da mutlu oluyorum. Hemen aklıma yeni bir soru geliyor. Neden yaşımız ilerledikçe oyun oynamayı bırakıyor ve yaptığımız her işi kendimize bir sorun haline getiriyoruz. Sanırım böyle hissetmemizin ana nedeni oyunu sadece çocuklukta yapılan ve vakit geçirilen bir şey olarak tanımlamamızda yatıyor. Yaşımız ilerledikçe oyun oynamaktan o kadar uzaklaşıyoruz ki, hatta çocuğumuzun ders çalışmak yerine oyun oynadığını gördüğümüzde de hemen sinirleniyor ve ona kızarak oyun oynamayı bırak hemen dersine dön diyoruz.

 

Sosyoloji de oyun kavramı üzerine ilk teoriyi geliştiren Pierre Bourdieu; hayatta başarılı olmanın kuralını alan teorisi ile açıklıyor. Alan teorisine göre kendimizi oyuna kaptırdığımızda ve oyunun kurallarını benimseyip bu kurallara göre oynadığımızda başarısız olmamız mümkün değil. Alan teorisinin tek bir kuralı var o da ödülü kazanmak için kendi sınırlarımızla mücadele etmek. Diğer bir değişle alanımızı ve sınırlarımızı genişletmek. Alan teorisini iyi uygulayanlar sosyal hayatın bir oyun olduğunu kavrıyor ve habituslarını geliştirmeyi bir alışkanlık haline getiriyorlar.

 

Bourdieu Habitus’u da bir oyundaki her oyuncunun bir sonraki hareketi, bir sonraki oyunu ve bir sonraki vuruşu sezgileriyle kavrama becerisi olarak tanımlıyor. Kim olduğumuzun ve nasıl davrandığımızın farkına vardığımızda habitusumuzu keşfederiz. Yaşamımız boyunca, evlilik, iş hayatı, arkadaşlık ilişkileri ve aile ilişkileri gibi birçok farklı alanda birçok farklı oyun oynarız. Her alanımızda oynadığımız oyunun ve o oyunda yer alan oyuncuların davranış biçimleri bizim davranış biçimlerimizi kısıtlar. Oyuncu olarak bu kuralları çoğu zaman sabit ve değişmez olarak görür, bu kuralların tarihsel olarak üretildiğini atlarız. Ailemizde kuralları aile büyükleri koyarken, iş hayatında da yöneticilerin ve kurumların koyduğu kurallara göre oynamak zorunda kalırız. Arkadaşlık çevremizde her zaman kural koyucu olduğumuzda ise başları tarafından despot olarak adlandırılırız. Eylemlerimizi geliştirirken kendimizi içinde bulunduğumuz ve diğer deneyimlerimizi biçimlendiren sosyal ve kültürel yapılara tepkiler vermeye başlarız. Bizi sadece dış etkiler kısıtlamaz. Yapabileceğimizi düşündüğümüz şeylerin sınırlarını içselleştirerek kendimizi de kısıtlarız. Oysa bir oyunu etkin bir biçimde oynamak sadece kuralları bilmeyi değil, oyunla ilgili pratik bir duyguyu da gerektirir. Habitus bir anlamda oluşturduğumuz karakteristik eylemler setidir.

 

Bir şirketin kuruluşundan itibaren kuralları vardır. Şirketler canlı organizmalardır. Kendi ritüelleri ve çalışanların birbirleriyle karşılıklı ilişkileri ile o şirket yaşar. Şirketin büyümesi için yöneticilerin çalışanları inandırması gerekir. Sadece inandırmak yetmez çalışanlarda bu deneyimi içselleştirmeli ve aktif olarak bu büyümeyi talep etmelidir. Şirket ile çalışanların bağlantı noktası çalışanların kendi eylemlerini diğer bir değişle oyunun kurallarını üretme biçimidir. Her çalışan bilinçli ya da bilinçsiz şirket hikayesinin bir üreticisidir.

 

Habitus bu açıdan bakıldığında sadece bireysel bir kapasite değil aynı zamanda birlikte düşünebilme sanatıdır.  Hayatımızın her alanında farklı bir oyun oynuyoruz ve oynadığımız her oyunun farklı bir kuralı var. Doğal olarak oynadığımız her oyundan bir ödül bekliyoruz. Bu ödülü kazamayınca da eski alışkanlıklarımıza dönüyor ve hemen oyundan vaz geçiyoruz. Her zaman bir alandaki başarımız başka bir alanda ödül getirmeyebilir ama bize yaşamla ilgili bir şeyler öğretebilir. Birey olarak belirli bir ekonomik sermaye içinde doğar, ailemizin imkanları ve yönlendirmesiyle sosyal sermayemizi geliştirir, kendi birikimlerimiz ve tecrübemizle kültürel sermayemizi oluştururuz. Her zaman bir sermaye bir başka sermayeye dönüşebilir. Bu dönüşüm nasıl mı oluyor? Nasıl olduğunu Gülden Akdemir ile birlikte yazdığımız “Görünmez İpler” kitabında anlatmaya çalıştık.

Karakterlerimizden Mert, şirkette kalmaya karar verdiği gün kendi Habitus’unu keşfetti. Teniste öğrendiği kuralları iş hayatına uyguladı, sosyal becerisini, şirket yönetiminde kültürel sermayeye dönüştürdü.

Kemal Balkan sosyal sermayesini yanlış kullandığı için neredeyse şirketini kaybediyordu. Kültürel sermayesini harekete geçirince şirketini de geri kazandı.

Yaşam bir oyundur. Bu oyunu oynarken başımıza her şey gelebilir. Tek yapmamız gereken kendimizi oyuna bırakırken sermayelerimizi ve sermayelerimizi kullanabilmemizi sağlayan habitusumuzu keşfedebilmektir. George Eliot’un dediği gibi “Büyümenin en güçlü ilkesi insan tercihinde yatar.”

 

Ayşegül Güngör

 

 

No Comments