Kuyrukları Birbirine Bağlı Farelerden Habitusa

İnsan bir şeyi çok istediğinde bencildir. O anda kendisinden daha önemli bir ve ilginç bir konu olabileceğini düşünmez dünyada

Tolstoy

Machivelli bir gün Floransa sokaklarında yürürken sırtında hareket eden bir çuval taşıyan adam görür. Adam kalabalığın toplandığı meydanda para karşılığında çuvalı açacağını ve kıyametin işaretini göstereceğini söyler. Yeteri kadar kalabalık ve para toplandıktan sonra adam çuvalı açar ve çuvalın içinden kuyrukları birbirine bağlı 12 fare çıkar. Adam fareleri evinin döşemesinin altında bulmuştur. Daracık alana sıkışan fareler bir türlü çıkış yolu bulamamış ve kurtulmak isterken kuyrukları birbirine dolanmıştır. Hepsi aynı anda farklı yönlere hareket etmek istediğinde hiçbir yere gidememektedirler. Çuvaldan çıkan fareleri gören meraklı kalabalık bu farelerin kıyamet alameti olduğuna karar verir. Kuyrukları birbirine bağılı fareler birbirlerinden kurtulamayınca aç kaldıkları birbirlerine saldırıp birbirlerini yemeğe başlarlar. Vahşet geride kalanson canlı kalan fareyi meydandaki bir kedinin yemesiyle son bulur.  O an Machivelli bu yaşananın İtalya için kıyamet alameti olduğuna karar verir. İtalya’da aynı bu fareler gibi birbirine görünmez bağlarla bağlı küçük prensliklerden oluşmaktadır. Prenslikler bu bağların farkında değildir ve hepsi bir diğerini yok etmek istemektedir.  Birlik olmaktansa birbirlerini yok etmeye daha çok odaklanmaktadırlar. Oysa her zaman kazanan hiçbir şey yapmadan kenarda bekleyen kedi olacaktır.

Machivelli Prens isimli kitabını yazmaya bu olaydan sonra karar verir. Amacı çok sevdiği Cumhuriyetin yıkılmamasını sağlamak ve yeni bir liderlik ve yönetim stratejisi oraya koymaktır. İşte prens bu ruh hali ile yazılır.

Günümüz iş dünyasına baktığımda 14.yüzyıldan farklı bir durumda olduğumuzu görmüyorum. Bence bir çok  kurumsal yapıda aynı Rönesans İtalya’sında olduğu gibi küçük prenslikler var ve kendi etki alanlarını arttırmak için diğer bölümlerin alanlarına girmeye veya ilerleyen bölümleri engellemeye çalışıyorlar. Bu şekilde davranarak   aslında bir kurumsal yapıda her bölümün diğerine bağlı olduğunu ve  bir bölüm işini doğru yapamazsa  diğerlerinin ve hatta sonunda kendilerinin de  başarılı olamayacağını gözden kaçırıyorlar. Bir bölüm hata yapınca diğer bölümler de farkında olmasalar bile o hatadan etkilenir. Önemli olan ortak vizyondur ama çoğu zaman bunu unutur ve kişisel etki alanımızı genişletmeye odaklanırız. Yoğun rekabet, ne yazık ki kişisel ve bölümsel vizyonu ortak vizyondan uzaklaştırır. Kurumsal yapılarda çalışan tüm paydaşlar,çalışanlar, yöneticiler,tedarikçiler, müşteriler, rakip şirketler birbirine kuyruklarından bağlı fareler gibidir. Bu bağın farkında olmadan birbirine saldırır ve yok etmeye çalışırlar sonunda yok olacak olanın kendileri olduğunu bir türlü anlayamazlar. Bir süre sonra ayakta kalan savaşmaktan yorgun düştüğünde zaferinin keyfini çıkarırken ilerde kendisi bekleyen kediyi göremez ve kendisini bir başka canlının içinde bulur.

Çatışma iş hayatı için çok önemli bir kavram. Çatışma teorisinin kurucularında Cooser çatışmanın olmadığı bir ortamda rekabetinde olmadığını ve bu durumun rehavete yol açacağını görüşünü savunuyor. Anglo- Sakson yönetim modeli de temelde çatışma teorisine dayanıyor. Kısmen bu teoriye katılıyorum. Dozunda çatışma ve etik rekabet kişinin kendini ölçmesi için önemli. İnsanı motive eden en önemli duygulardan birinin başarılı olmak olduğunu düşünürsek, ne kadar başarılı olduğumuzu ölçmemiz içinde rekabet etmemiz veya savaşmamız gerekiyor. Bu savaşın dozunu kaçırdığımızda ya da şirket yöneticileri tatlı rekabeti savaşa çevirdiğinde bireysel başarı ve kazanma hırsı herşeyin önüne geçiyor.  

Machivelli bunun farkına erken varan düşünürlerden biri. O nedenle prens kitabını tekrar tekrar çok dikkatli okumak lazım. Ben şahsen yıllar boyunca Machivellist olmayı kendimde kötü bir şey olarak algılamış ve onu “başarı için her yol mübahtır” sözü için kendimce onu egosü yüksek bir kişi olarak tanımlamıştım. Oysa bugün geri dönüp baktığımda o bir şirket yönetimde ne yapılmaması gerekiyorsa 14. Yüzyılda bunu söylemiş ama bizler onu sadece bir sözü ile tanımlayıp tüm söylediklerini görmezden gelmişiz. Şimdi yapmamız gereken bireysel başarılarımızla birlikte kurumumuzdaki iş arkadaşlarımızda başarılı olmasını sağlamak ve onları teşvik etmek. Sadece kendi başarımız yetmiyor artık. Diğerlerininde başarılı olmasını sağlamak zorundayız.

Bunun yolu rasyonel düşünce ile duygusal zekayı birlikte kullanmaktan geçiyor. Pierre Bourdieu’nın alan teorisinde olduğu gibi iş hayatında başarılı olmak için üç şeye ihtiyacımız var. Önce oyun alanımızı yaratmalıyız. Yoksa her zaman başkalarının oyun alanlarında oynayan kuyrukları birbirine bağlı ve bulunduğu ortamdan çıkamayan oyuncular oluruz. Oyun alalımızı yaratırken işbirliğini ve ekip çalışmasını unutmamalıyız. Sonra da yaptığımız hataların farkına vararak durum değerlendirmesi yapmalı ve o hataları tekrar etmemek için önlem almalıyız.

Bütün bunları yaptığımızda hem kendimizin hemde arkadaşlarımızın kuyruğunu kurtarabilir ve iyi bir takım çalışmasıyla  köşede hevesle bizi bekleyen kediyi kaçırabiliriz.

Herkese mutlu yıllar

Ayşegül Güngör

 

 

No Comments