Tahsin Yücel’in Sonuncu’sundan Günümüze bir Bakış

Kariyer yolum yenilendi. Yepyeni bir tasarımla karşınızdayız artık. Yeni yüzümüzle birlikte yeni değişikliklerde yaptık. Konuk yazarlar ve Kitap tanıtım bölümlerini ekledik. Günümüzde kariyer yönetimi bir bütün artık. Edebiyat, sanat, tarih, felsefe, matematik ve sosyoloji olmazsa yönetim ve liderlikte olmaz. Artık konuk yazarlarımızla, okuduğumuz  kitaplar hakkındaki yorumlarımızla okuyucularımızla birlikteyiz.

İlk kitap yazımızı Tahsin Yücel’den seçtik. Keyifli okumalar dileriz.

Ayşegül Güngör

Bu yaz okuduğum en ilginç kitaplardan biri Tahsin Yücel’in “Sonuncu” isimli romanı oldu. Romandaki dilin özgünlüğü ve mükemmel kullanımı  beni çok etkiledi ve üzerinde uzun uzun düşünmeme neden oldu. Sonuncu Sorbon’da Felsefe okumuş ve  dedesi Osmanlı döneminde nazırlık yapmış Selami Bey’in bir baş yapıt yazmak üzere köşküne kapanmasını ve 40 boyunca hayatının kitabı olan Serencam’ı yazmasını anlatıyor. Dünyanın en büyük ve özel kitap ebatlarına sahip olan Serencam sadece bir adet basılıyor ve Selami Bey kitabının baskısını eline aldığı gün ölüyor.

Romanın üç bölümden oluştuğunu görüyoruz. İlk bölümde tüm olayları ve kitabın yazılma serüvenini Selami Bey’in eşi Zarife Hanım’ın gözünden izliyoruz.  İkinci bölüm Selami bey’in en küçük oğlunun anlatımıyla  1980’ler Türkiye’sine ışık tutuyor. Üçüncü bölüm’de torun Lami’nin bakış açısıyla günümüzdeki basın ve edebiyat dünyasına bir göndermede bulunuyor.

Ben Sonuncu’da kendimle ilgili çok sey buldum. Bakış açımı genişletti ve hemen kitapta okuduğum bir sözü kendime yol haritası olarak belirledim.  Selami bey karısı Zarife’ye “Yaratıcı bir insansan olmayacak bir düşten, tutarsız bir düşünceden, sıradan bir görüntüden kısacası her şeyden bir kitap çıkarabilir”derken yaratıcı insanların Platon’un ve Sokrates’in söylemlerine bakılarak  en küçük en sıradan gözlemlerden derin gerçeklere ulaşılabileceğini söylüyordu. Bu söylerken de sıradan insnaların başkalarının yaptıklarını kopyalama yeteneğinden bahsediyordu.

Kitabı okuduğumda aklıma takılanları ve öğrendiklerimi aşağıda listelemeye çalıştım.

Öncelikle alıntıların ve özdeyişlerin anlamını kavramak için yazanın isminden bağımsız olarak okumak gerektiğini öğrendim. Bizler genelde biz sözün ne söylediğine değil kimin söylediğine takılıyoruz. Söyleyen kişi bizim için önemli ve değerli biriyse o sözü anlamından çok söyleyen ile birleştiriyoruz ve aklımızda öyle tutuyoruz.

Birey olarak kendimizden çok başkalarının ne dedikleriyle ne yaptıklarıyla daha çok ilgilendiğimizi fark ettim. Hiç okumadan bir başkası sevdiği ve beğendiği için bir kitabı sevebileceğimiz gibi, bir başkası beğenmediğinde de hiç okumadan o kitaptan veya seyretmeden bir filmden o kişiden  daha çok nefret edebiliyoruz.

Yeni şeyler keşfetmeye çok açık görünürken aslında bilinmeyenden ve daha önce denenmeyenden kaçtığımızı farkettim. Sırf bu nedenle referansa çok önem veriyoruz ve referanssız hareket bir etmiyoruz. Oysa o referans referansı veren kişinin ve kurumun duygusunu anlatıyor. Bu sistemle biz kendi yaşayacaklarımızı bir başkasının yaşadıklarına endeksliyoruz. Aslında pazarlamanın ana çıkış noktası da referans değil mi?

Hepimiz biraz sonuncudaki karakterlere benziyoruz aslında. Kimimiz başına gelen ve yapamadığı her şeyin sorumluluğunu ailesine ve çevresine yüklüyor. Kimimiz kendini bulunduğu toplumdan o kadar üstün görüyor ki kendi yarattığı dünyanın dışında olup bitenleri farkedemiyor.

Sonuncu okumayan ama okuyor görünen, dinlemeyen ve dinlemiş gibi yapan kişilerin bu hayatta yaşamını nasıl sürdürdüğünü anlatan bir roman.  Yazın bu sıcak günlerinde üzerinde düşünmek ve kendinize eliştirel bir gözle bakabilmek için hararetle okumanızı tavsiye ediyorum.

No Comments