21 Yüzyıl İnsanı Olmak

İnsanların yetenekleri, kendilerinden çıkan bitkilere benzer, okuyarak budanmaları gerekir.
Francis Bacon
Bir önceki yazımda İstanbul’un fethinin rönesansı tetiklediğini yazmıştım. Bunun en önemli nedenlerinden biri ikona yapan İstanbul sanatçılarının işsiz kalması, kendilerine yeni iş olnakları yaratmak için  Avrupa’ya göç etmesi ve orada resim sanatının doğmasına öncülük etmesiydi.

Rönesans döneminde yaşayan ve o dönemde bir çok dahinin hayatını yazarak onları anlamamıza ve öğrenmemize yol açan aynı zamanda rönesans kelimesini ilk kullanan ünlü italyan sanat tarihçisi ve rönesans sanatçısı Vasari’ye göre rönesansı tetikleyen asıl neden sanatçıların çok yönlü düşünme becerilerini yeniden kazanmış olmaları, yeni şeyler öğrenmeye açık olmaları ve kendilerinin yapamadıklarını en iyi yapanı bularak ondan öğrenmeye çalışmalarıymış.  Peki bu yetkinlikleri nasıl kazandılar?

Daha öncesinde ressam ve heykeltraşlar sanatçı sayılmıyor aksine bir işçi olarak görülüyordu. Kilise hemen hemen Avrupa’da tek alıcıydı ve tüm sanatçılar kilise için kilisenin istediği şekilde ve tarzda eser yaratıyorlardı. Keşiflerle birlikte soylu sınıf zenginleşmeye başlayınca sanatçıların tek müşterisi kilise olmaktan çıktı ve sanatçılar kendi eserlerini ortaya koyabilmek için yaratıcılıklarını kullanmaya başladılar. Diğer bir değişle ekonomik açıdan bakarsak alıcılar çeşitlenip farklı ve özgün eserler isteyince satıcılarda kendilerini yenileyerek farklılaştılar. Tek bir tarzda eser yaratmak yerine farklı disiplinleri kullanarak eserler yaratmaya başladılar. Resmin içinde matematik yer alırken, heykeller ise büyük bir mühendislik harikası orarak karşımıza çıktı.  Aydınlanma çağının oluşumunda en önemli etkisi olan faktörlerden birinin rönensans dönemi olduğunu unutmamak gerekir.

18 yüzyıl her açıdan en önemli bir yüzyıl. Sanayi devrimiyle birlikte yeni bir dünya düzeni oluştu ve bir tarafta zenginlik hızla artarken diğer tarafta da yoksulluk hızla arttı. Toplumsal sorunlar o kadar yükseldi ki bu sorunları anlamak ve analiz etmek için sosyoloji bilimi ortaya çıktı. Sosyoloji tarihine bakarsak en ünlü sosyoloji düşünürlerinde  çok yönlü düşünebilme becerisine sahip olduğunu görebiliriz. Durkeim yapısal işlevselci yaklaşımı geliştirirken biyolojiden etkilenmiştir. Spencer’da da evrimci bir sosyolog olarak Darwin’in evrim teorisini sosyoloji çalışmalarına uygulamıştır.

20. yüzyıla baktığımızda ise teknolojik ilerlemenin ilk adımlarını görüyoruz. Ford’un band istemini bulması  ile sadece zenginlerin alabildiği arabalara bir anda maliyetinin düşmesi sayesinde herkesin ulaşabilmesi rönesansa benzer bir etki yaptı ve üretimi arttırdı. Bu sefer talep o kadar arttı ki üretim ona yetişemedi ve Taylorist yönetim sistemi iş dünyasına damga vurmaya başladı. Bu modelde zamandan kazanmak ve hata payını en aza indirmek için bir işçinin insiyatifi elinden alınıyor ve günlerce, hatta haftalarca düşünmeden hep aynı işi hep aynı şekilde yapması bekleniyordu. Chaplin’nın “Modern Zamanlar” filmi bu dönemi anlamak için en önemli kaynaklardan biridir.

Bu düzen tüm sistemi, iş dünyasını ve iş dünyasına kaynak yetiştiren eğitim sistemini değiştirdi. Uzmanlaşma başladı ve eğitim sistemi çok yönlü düşünme yerine tek yönlü düşünme sistemini getirdi. Hedeflenen herkesin yaptığı işte en iyi olması idi. En iyi doktor, en iyi mühendis ve en iyi öğretmen olacaktık. Branşlar buna göre belirlendi ve talebe göre düzenlendi. Okul dersleri birbirinden ayrıldı. Matematiğin içindeki fiziği, sosyal bilimlerde biyolojinin etkisini göremedik. Tarihe antropolojik açıdan bakamadık. Sadece olayları öğrendik. Diğer bir değişle sadece bize verileni öğrendik ve çoklu  düşünme becerimizi ve en önemlisi merak duygumuzu zaman içinde kaybettik. Çoklu düşünmeye ihtiyaçını hiç hissetmedik. Yönetim bilimleri elimize uygulanması gereken reçeteler verdiler. Oysa o reçetelerin büyük bir bölümü dünyada arzın az olduğu ve talebin çok olduğu dönemlerde yazılmıştı bunu göremedik.

Şimdi 21. Yüzyıldayız. Yeni bir devrimin bilgi ve teknoloji devriminin içindeyiz.  Eskiden zor bulunan bilgi şimdi her yerde. Bilgiye ulaşıyoruz ama bu bilgiyi nasıl kullanacağımızı bilmiyoruz. Bu yüzyılda yaşamak ve ayakta kalmak için öğrenmeyi yeniden öğrenmek ve çoklu disiplinde çalışabilmek gerekiyor. Günümüzde bir çok sivil toplum örgütü tarafından çeşitli yetkinlik çalışmaları yapılıyor. İçlerinde benim ilgili çeken aşağıda linkini bulabileceğiz www.p21.org organizasyonun yaptığı çalışma oldu. Amerika’da içlerinde Disney, Ford, Apple, Intel ve çeşitli eğitim kurumları ve üniversite temcilcilerinin bulunduğu  bu organizasyon 21. Yüzyıl yetkinliklerinin çerçevesini çiziyor. Benim gözüme çarpan yetkinliklerden bazıları, küresel düşünebilmek, yaratıcılık, her konuda okur yazar olmak, esneklik, insiyatif almak, problem çözme ve farklı düşünebilme, sosyal ve kültürel beceriler, üretken ve hesap verebilir olma diye sıralanıyor. Peki bu yetkinliklere nasıl sahip olacağız? İçimizdeki öğrenme ve merak isteğini nasıl uyandıracağız?

Bence bütün  bunları yapabilmek için ilk önce sahip olunması gereken tek yetkinlik var o da merak duygusu. Merak insanoğlunun hayatta kalma ve gelişebilmesi için sahip olması gereken tek yetkinlik. İlk insanlar kendimi nasıl koruyabilirim demeseydi alet geliştirmeyecekti ve dolayısıyla biz olmayacaktık. Dolayısıyla Albert Einstein dediği gibi ilk insanların özel bir yeteneği yoktu sadece meraklıydılar.

Merak ettikçe öğrenme isteğimiz artıyor ve okuduklarımızı birbirine bağlıyoruz. Sadece merak ettikçe sağ ve sol beyinimizi birlikte kullanıyor düşündüklerimi gerçekleştirebiliyoruz. Ian leslie NTV yayınların bu sene çıkan Merak isimli kitabında merakın nasıl harekete geçirileceğini çok güzel anlatıyor.

20 yüzyılın düşünce sisteminden bir an önce kurtulup kendimizi  bir an önce 21. Yüzyıl düşünce sistemine hazırlamamız gerekiyor. Ne yazık ki Taylorist model kendi dönemi için büyük bir başarı sağlasa da günümüzde geçerliliğini yitirdi. Dünyada eğitim sistemi hala Taylorist sistem üzerine kurulu. İş dünyası bir yandan Taylorist sisteme yönelik İnsan Kaynakları politikaları uygularken diğer yandan 21. Yüzyıla hazırlanmaya çalışıyor. Orada  yerimizi almak için çoklu düşünme sistemine geçmeliyiz. Bunun da ilk adımı merak duygusunu harekete geçirmek. Düşünen biri olmak, bir işin nasıl yapıldığını gözleyerek sıkılmadan öğrenmeye çalışmak, küçük şeyleri fark etmek, farklı şeyler okumak ve okuduklarımızı birbirine bağlamak.

Bunu başka yerlerdeki aramaya gerek yok. İçimizdeki  yaratıcı ve meraklı “ben”i keşfetmek yeterli.

Merak edenler için  başlangıç  Ian Leslie’nin “Merak” kitabı olabilir.

Herkese iyi haftalar

Ayşegül Güngör

@AysegulGungor

No Comments