Geleceğe Dönüş: Dijital Devrimin Neresindeyiz?

Geçtimiz günlerde 21 Ekim 2015’i çok konuştuk. Bu tarih benim gibi çocukluğunda bilim kurgu filmlerine meraklı bir kitle için çok önemliydi.  “Geleceğe Dönüş” filmini 1980’li yılların sonunda seyredenler bugün bizler için geçmişimize geri dönüş ve ne hayal ettik ne bulduk konusunda çeşitli tartışmalar ve yorumlar yapmamıza neden oldu. Çocukluğumda soluksuz seyrettim filmlerden biri “Geleceğe Dönüş”tü. Birbiri ardında 3 filmden oluşan Geleceğe Dönüş serisi, Marty adındaki bir lise öğrencisinin kazara 1955 yılına yılına gitmesiyle başlar. Lisede okuyan anne ve babasi ile yanlışla tanışan Marty bir nedenle anne ve babasının tanışmasına engel olur ve geleceği değiştireceğini fark eder. En kötüsü ise anne ve babası tanışmazsa kendisi de dünyaya gelemeyecek ve var olamayacaktır. İkinci filmde ise Marty 21 Ekim 1985’den  21 Ekim 2015’e tam otuz yıl sonraya gider. Ben filmi izlediğimde lisedeydim. Filmdeki 2015, 1985 Türkiye’sinde inanılmaz ve ulaşılmaz geliyordu. Siyah beyaz ekranın ve uzaktan kumandanın olmadığı günlerde filmde aynı anda dört kanalı gösteren televizyonları görünce büyülenmiştim. Hatta sadece evlerde sabit telefonların olduğunu düşünürsek filmdeki görüntülü konuşma sahnesi hayallerimin de ötesindeydi. Halen uçan kaykaylarımız yok ama artık benim çocuğuma uçan kaykaya binmek inanılmaz ve hayal edilemez gelmiyor.
Akıllı telefonlar ve tabletlerle “Geleceğe Dönüş” filminde yer alan teknolojilerden bazılarına sahip olduk ama kullacısı mı yoksa esiri mi olduk belli değil. Her an her dakika görünür olmak, kendimizi ve ortamı etiketlemek ve hep güzel anları paylaşmak istiyoruz. Ev ve iş hayatımızın monotonluğunu sosyal medya ile renklendirmeye çalışıyoruz. Kendimize, içinde olmadığımız bir kimlik inşa ediyor ve bu kimliğe bağlanıyoruz. Gerçek hayatımızla sosyal medyadaki hayatımız arasındaki fark açıldıkça da kimliğimizden iyice kopuyoruz. Robert Inglehart 1990 yılında yaptığı bir çalışmasında toplumsal değişme ile kimlik arayan davranışlar arasındaki ilişkinin dört özelliğe dayandığını söylüyor. Bunlar maddi zenginlik, aşırı bilgi yüklemesi, kültürel çeşitliliğin bireyin üzerinde yarattığı karmaşa ve bireyin kendini tanımlaması konusunda gördüğü yetersizlik. İnglehart’ın tanımladığı gibi kimlik arayışımız bu dört unsur üzerinde yoğunlaşıyor. Günümüzde de bu dört unsuru yakayabildiğimiz ya da en azından yaklaştığımız yer sosyal medya oluyor. Diğer bir değişle sosyal medyada kendimizi olduğumuzdan zengin ve mükemmel bir hayat yaşıyor gibi gösterdiğimizde kendimizdeki yetersizlik duygusumuzu yok ettiğimizi   düşünüyoruz. Bu durum bizi  teknolojinin esiri yapıyor. Dijitalleşme hayatımıza girdikçe kendimize yönelik korkularımız da artıyor.

İnsanın doğasından kaynaklanan en temel davranış biçimi, yapamadıklarını ya da yapmak istemediklerini bahanelerle açıklamak ve onlara sığınmaktır. Teknolojiyi de yapamadıklarımızın en önemli bahanesi ve kişisel sığınağımız olarak kullanıyoruz. Oysa teknoloji bizi daha iyi bir geleceğe hazırlayan en önemli araçlardan biri. Onu kullanarak esiri olmadan da hayatı mükemmel bir şekilde yaşamak mümkün. Bunun  yolu da ona sığınarak yeni bir kimlik inşa etmemekten geçiyor. Kendimizle barışık olduğumuzda, yaptıklarımızdan gurur duyduğumuzda ,aynı zamanda yapamadıklarımızdan pişman olmamayı öğrendiğimizde farklı kimliklere ihtiyacımız olmayacak ve kendimiz olmayı da öğreneceğiz. Kendimiz oldukça da teknoloji bizim için hedeflerimizi gerçekleştirme yolunda bir araç olacak. Böylece onu kullanarak kendimizi geliştirecek ve hayat boyu öğrenme yolunda bir adım atacağız. Bir şekilde  teknoloji bizi rönesans insanı olmaya, çoklu düşünmeyi öğrenmeye zorlayacak. Daha iyi bir dünyada yaşamak için bunu öğrenmek zorundayız.

Herkesin teknoloji ile kendi rönesansını yaratması dileğiyle.

 

Ayşegül Güngör

 

 

 

No Comments