Orta Yolu Bulmak

Akılcı bir insanın yapısında, adalete ters düşen hiç bir erdem göremem, ama zevk düşkünlüğüne karşı bir erdem görürüm, bu da kendine hakimiyettir.

Marcus Aurelius

Sanırım insanın mutluluk anlayışı haz ve erdem arasındaki dengeden geçiyor, bir sarkaç gibi haz tarafına yöneliyor ordan aldığımız hızla da erdeme doğru salınıyoruz. Bu salınmalar eşliğinde haz ve erdem arasında kendi orta yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Geçen akşam John Nash’in sıra dışı hikayesini anlatan “Akıl Oyunları (Beatiful Mind)” filmini seyrederken birden mutluluk ve haz aradındaki denge ve bu dengenin iş hayatına ve yöneticiliğe olan etkilerini düşünmeye başladım.

Filmin en çarpıcı diyaloglarınından biri olan bar sahnesi Nash’in oyun teorisi kuramını çok güzel açıklar. Nash barda kağıtlara gömülmüş bir şekilde ders çalışmaktadır. Arkadaşları gelir ve bardaki kızların dikkatini nasıl çekebilecekleri üzerine bir tartışma başlatırlar. Arkadaşları Adam Smith’in teorisinden yola çıkarak herkesin en güzel kıza yönelmesi gerektiğini, çünkü herkesin en iyi sonucu almak için kendi başına hareket etmesi gerektini söylerler. Nash kısa bir süre düşünür ve “eğer hepimiz kendimiz için en iyiyi istersek sonunda birbirimizin önüne çıkar ve birbirimizi bloke ederiz. Rekabet ortamında kişisel hırslar ortaya çıkar ve bu hırslar birbirlerini bloke ederek kazançlı bir durumu kayba yöneltir” der ve sözlerine “ en iyi sonucu almak için grupraki herkesin hem kendisi için hem de gruptaki diğerleri için en iyiyi istemeli” diyerek devam eder.

Nash’in matematiksel olarak ispatladığı oyun teorisi etik ve felsefenin en temel konularından biri olan “fayda nedir?” sorusunun yanıtıdır aslında. İlk çağ felsefesinin temeli olan hazzı ele alan yaklaşım aslında Adam Smith tarafından kapitalizmin kuralları olarak belirlenmiş ve uygulanıyor. İster kendi işimiz olsun, ister çalışan, ister yönetici olalım. Hepimiz ilk önce kendimiz için en iyiyi aramaya başlıyoruz. Bu kimimiz için para, kimimiz için unvan, kimimiz için de sosyal ortam oluyor. Yöneticilik tarzımızın temelini de bu hazcı yaklaşım oluşturuyor. Kendimizi en mutlu eden yönetici elbisesini giyiyor ve bu elbise ile yöneticilik yapmaya başlıyoruz. Egomuz öne çıkıyor ve kendi yaptıklarımızın doğru olduğunu, kimsenin bir işi bizden daha iyi bilemeyeceğini, herkesin sadece bizi dinlemesi gerektiğini düşünüyor ve çalışanlarımızdan da bize itaat etmesini bekliyoruz. Bir süre sonra aynı düzeyde birlikte yöneticilik yaptığımız iş arkadaşlarımızla da görüş alışverişini kesiyor onları en büyük rakibimiz olarak görmeye başlıyoruz. Daha sonra kendimizin önünü kapadığımızı ve başarılarımızı bloke ettiğimizi göremiyoruz.

Oysa Nash’in dediği gibi, en iyi fayda hem kendimiz hem de başkaları için en iyi olan faydadır yaklaşımıyla hareket etsek ve en iyi sonucu almak için hem kendimiz hem de gruptaki herkes için en iyiyi istersek kazan kazan stratejisini uygulayacak hem kendimizi hem de çevremizdeki herkesi başarıya ulaştıracağız. Nash bu teoriyi matematiksel olarak kanıtlamış, şu an günümüzde ticarette ve rekabet analizinde uygulanıyor ama insan davranışlarında uygulamak o kadar da kolay değil. Bunun için ilk çağlardan beri felsefenin temel konularından biri olan erdem ve faydayı iyi anlamak gerekiyor. Bu konuya ilk değinenler ilk çağdaki Stoa okulu olmuş. Bu okulun öğrencileri insandaki temel dürtünün aslında haz değil kendini koruma olduğunu öne sürmüşler. Bu okulun temsilcilerine göre aslında bizi mutlu ettiğini düşündüğümüz davranışlarımızı egomuz yönetiyor. Egomuz bizi korumak için öne atılıyor ve davranışlarımızı bizim adımıza yönetmeye başlıyor.

Nash’ın matematiksel olarak kanıtladığı temeli ilk çağa dayanan ama asıl düşünce sistemi olarak 18. yüzyılda ortaya çıkan faydacı yaklaşım ideal liderliğin ve yöneticiliğin temelini oluşturuyor. Bu yaklaşıma göre önemli olan yaptığımız eylemlerin değerini neyin belirlediğidir. 2008 krizi hepimize farklı finans modelleriyle çalışmayı öğretti. 2008 öncesinde geçerli olan ve günümüzde de geçerliliğini koruyan hissedar değeri yaklaşımı ne olursa olsun önemli olan hissedar karlılığıdır derken dünyayı bir ekonomik krizle karşı karşıya bıraktı. Krizin sonrasında da paydaş değeri kavramı ortaya çıktı. Henüz tam olarak hissetmesek de paydaş değeri kavramı iş yaşamızın bir parçası olacak. Ben paydaş değeri kavramının 18. yüzyıl faydacılık akımı ve Nash’in oyun teorisi ile kanıtladığı kazan kazan yaklaşımı ile aynı olduğunu düşünüyorum. Biz hem çalışan hem de yönetici olarak hem kendimiz hem de çevremizdeki herkes için en iyiyi istemeliyiz. Hepimiz için en iyi şey aslında hepimizin için en faydalı şeydir. Hem kendimiz hem de başkaları için  en faydalı olanı bulmak için de düşüncemizi değiştirmemiz gerekir. Bu değişim o kadar da kolay değil çünkü bu değişikliği yapmak için egomuzu yönetmemiz gerekiyor. En başarılı Roma İmparatorlarından biri ve aynı zamanda büyük bir filozof ve düşünür olan Marcus Arelius “Şunu unutma ki, düşünceni değiştirmek ve senin yanlışlarını düzelten birinin söylediklerine uymak özgürlüğünden ödün vermek anlamına gelmez. Çünkü bu değişiklik,senin iradenle olmuştur, kendi arzunla, değerlendirmene anlayışına uygun olarak yapılmıştır. “ sözleriyle çok güzel anlatıyor. Diğer bir deyişle liderlikte kazınılması gereken en önemli yetkinliğin dinlemek olduğunu belirtiyor.

Aslında oyun teorisi karmaşık gözükse de basit bir denklem. Bizim için ve  başkaları için de iyi olan ve herkese fayda sağlayan davranış iyidir ve bu davranışla sadece bir kişi değil, tüm paydaşlar optimum faydayı elde eder. Optimum faydayı sağlamanın yolu da sadece kendini dinlemek değil, başkalarını da dinlemek ve başkalarının da isteklerine kulak vermektir. Bir yönetici kendisi, kurumu ve çalışanları için optimum faydayı sağlayacak bir yönetim tarzı geliştirdiğinde ve uyguladığında orta yolu bulmuş olur. Bulduğu yol herkese fayda sağladığı için en iyi yoldur.

Önemli olan herkes için optimum faydayı sağlayacak orta yolu bulmak değil mi? Peki bu yolu nasıl bulacağız?

Bu da başka bir yazı konusu.

No Comments