İçimizdeki Trojanlarla Başa Çıkabilmek

1999 yılında Hindistan’a yaptığımız seyahat hayatımın önemli dönemeçlerinden biri oldu. Seyahat öncesinde biraz korkudan biraz da ihmalkarlıktan aşı olmamış ve acaba hastalık kaparmayım korkusuyla tedirgin olmuştum. Birlikte seyahat ettiğimiz grup bir doktorlar grubuydu ve içlerinde o dönem Türkiye’in önemli mikrobiyoloji uzmanlarından bir profosör vardı. Endişeli olduğumu anlayınca bana Türklerin Avrupalılara göre bulaşıcı hastalık kapma olasılığının daha düşük olduğunu, bunun önemli nedeninin bizim daha az steril ortamlarda yaşamamız ve bazı salgın hastalıklarla hala baş etmekte olduğumuzdan ulus olarak salgın hastalıklara karşı bağışıklık sistemimizde bu mikropların var olduğunu ve doğal aşı görevini gördüğünü söylemişti.

İçimizde yaşayan virüsler henüz ölmediği için yeni gelen virüslerle bir güç mücadelesi içine giriyor ve alanlarını korumak için ölesiye savaşıyorlardı. Sonunda kendilerini yok etme pahasına savaşı kazanıyor ve bizim hasta olmamıza izin vermiyorlardı. Tabii zaman içinde bizim de onlara tamamıyla güvenmeyerek önlem almamız ve aşı olmamız gerekiyordu. Aksi taktirde kendilerini korumak için büyük bir değişim geçiriyorlar ve çok daha etkin ve gelişmiş virüslere dönüşebiliyorlardı.

Saldırgan virüslerde bu arada boş durmuyorlardı. Şimdilik savaşı kaybetmiş görünseler de truva atı haline dönüşerek içimizdeki koruyucu virüslere ufak bir parçalarını bırakıyor, yeniden saldırıya geçmek ve kolonilerine yer açmak için yıllarca bağışıklık sistemimizin güçten düşmesini bekliyor ve bağışıklık sistemimiz düştüğü anda ise saldırıya geçiyorlardı. Tabi biz bu arada “bana birşey olmaz” sendromuna yakalanmışsak ve aşırı güven nedeniyle hiç önlem almamışsak yeni virüs salgını bizi yok edecek kadar güçlü saldırdığında kendimizi yatakta veya hastanede buluveriyorduk. Bu sona yakalanmamak için içimizdeki “torojan”ların farkında olmak, onları kontrol altında tutmak ve büyümelerini engellemek gerekiyordu.

Aynı “trojan”lar duygularımızda da var. İçimizde her zaman onları beslemekteyiz. Bu “trojan”lar bizi dışarıdan gelen saldırılara karşı korurlarken ve bizim için can siparane savaşırlarken, kontrolü kaybedersek kolaylıkla onların esiri olabiliyoruz. Çoğunlukla değişimlerinin farkında olmuyoruz.

Özellikle iş yerleri bu “trojan”ların kimseye fark ettirmeden beslenip büyüyebildikleri ortamları yaratmakta çok başarılı. Uyanık olduğumuz zamanın büyük bir kısmını geçirdiğimiz ofislerde kendi kendimize kaldığımızda, zaman içinde yaşadığımız duygusal savaşlar nedeniyle değişime uğrayan” trojan”lar bulundukları yerden çıkarak bize çeşitli mesajlar veriyorlar. Bu mesajlar genelde “haksızlığa uğradın”, “takdir edilmiyorsun”, “başarısızsın”, “niye ben değil” gibi anlamlar içerebiliyor. Özellikle duygusal bağışıklık sistemimiz zayıfladığı zaman bize yönelttikleri mesajlarla daha saldırgan, hırslı ve iletişime kapalı olmamıza neden olabiliyorlar.

Zamanımızın büyük bir bölümünü geçirdiğimiz iş yerlerimizde aynı ortamı paylaşmanın getirdiği olumlu ve olumsuz duygular bizim verdiğimiz tepkileri de belirleyebiliyor. Zaman içinde aynı fizyolojik bağışıklık sistemimiz gibi duygusal bağışıklık sistemimiz de zayıflıyabiliyor. Bu durumda olaylar karşısında iç sesleri daha çok duymaya başlıyoruz ve sağduyumuzu kaybederek içimizden gelen sesleri dinleyerek hareket ediyoruz.

Bu sesler bizi uyanık ve çevremizdeki olayları algılamaya karşı duyarlı hale getirse de, bir süre sonra özellikle kontrolü kaybettiğimiz ve kendimizi çaresiz hissettimizde bize zarar vermeye başlıyor. Kendimizi daha çok kapatıyor ve koruma içgüdüsüyle yalnızlaşıyoruz. Özelikle değişim dönemlerinde “Trojan”lar daha aktif hale geliyorlar. Hepimizin aklının bir köşesinde İş hayatının hiçbir zaman bize yüzde yüz adil davranmadığını söyleyen bir bir düşünce trojanı vardır. “Eğer iş hayatı adil değil ve ben haksızlığa uğruyorum bunları hak etmedim” trojanına yakalanırsak ve bu düşüncenin tüm fikirlerimizi eline geçirmesine izin verirsek, bir süre sonra duygusal bağışıklık sistemimizi çökertiriz. Çöken duygusal sistemimiz bizi yanlış kararlar almaya ve yaşam hedeflerimizden sapmaya yöneltir. Saldırılara daha açık hale geliriz.

“Trojan”lar sadece o anlık savaşı kazanmayı hedeflerler çünkü bir sonrakini görüp göremeyecekleri belli değildir ve o anı kazanmak için her şeyi yaparak bizi etkilemeye çalışırlar. Oysa bizim hedeflerimiz uzun vadeli olmalıdır. Hem ilişkilerimizde hem de kariyerimizde uzun vadeli hedeflere yönelmeliyiz. Ama ayakta durabilmemiz için “trojan”lara ihtiyacımız var.

İç sesler önemlidir. “Trojan”ların esiri olmamalı onları akıl hocası gibi kullanmayı öğrenmeliyiz. Bizi alternatif aramaya zorlayan, “insanlara dikkat et” diyen, “trojan”ların mesajlarını iyi dinleyerek kendi yararımıza çevirmek duygusal bağışıklık sistemimizi kuvvetlendirecektir. Bize “başarısızsın” diyen “trojan”a “evet başarısızdım çünkü…” diyebiliyorsak, bir daha aynı hatayı tekrarlamayız.

Ayşegül Güngör

No Comments